İki haftalık bir Japonya tatilinden döneli birkaç gün oldu. Ama içimde bir şey hâlâ yerine oturmadı. Havalimanından çıktığım anda başlayan o tuhaf his — sanki kendi ülkeme turist olarak gelmişim gibi — geçmek bilmiyor.
Bunun bir adı varmış: ters kültür şoku (reverse culture shock). Japonya bu konuda açık ara favori: dönüşte yaşanan bu duruma gayriresmî olarak “post-Japan blues” bile deniyormuş. Internette bununla ilgili postlar yazılar bulursunuz.
Kültür Şokunun Sessiz Kardeşi
Kültür şokunu hepimiz biliriz: yabancı bir ülkeye gidersiniz, her şey farklıdır, bocalarsınız. Ters kültür şoku ise bunun daha az konuşulan ama bazen daha sarsıcı olan hâli. Kendi ülkenize döndüğünüzde yaşarsınız — çünkü kimse sizi buna hazırlamaz. Yabancı bir yere giderken zorluk beklersiniz; evinize dönerken beklemezsiniz. İşin tuzağı da tam burada.
Üstelik bunun için yıllarca yurt dışında yaşamış olmanız gerekmiyor. İki hafta bile yetiyor. Özellikle gittiğiniz yer Japonya gibi, gündelik hayatın her detayının kendi ülkenizden radikal biçimde farklı işlediği bir ülkeyse.
Japonya’nın İnsana Yaptığı Şey
Japonya’da geçirdiğim iki hafta boyunca fark etmeden bir şeye alışmışım: öngörülebilirlik.
Tren 14.03’te kalkacak deniyorsa 14.03’te kalkıyor; dakiklik bir hedef değil, varsayılan. Vagonda kimse bağırarak telefonla konuşmuyor; insanlar ya fısıltıyla konuşuyor ya da hiç konuşmuyor. Şehirlerarası yolculuk da yaptım. Shinkansen’e bindim. Tokyo-Osaka arası 515 kilometre — İstanbul-Ankara mesafesinden yaklaşık 50 km daha fazla düşünün — ve tren orayı iki buçuk saatte o mesafeyi, âdeta “vınn” diye alıyor. Ne bir sarsıntı, ne bir gecikme, ne de “bu bölümde hat müsait değil” yavaşlaması. İster istemez YHT ile karşılaştırıyorsunuz; güzergâhın yarısını yarı hızda gidiyorsunuz, çünkü hat her yerde o hıza uygun değil. Orada ise altyapı, trenin vaadiyle birebir örtüşüyor. İsmi “hızlı tren” kendi de gerçekten hızlı tren.
Tren istasyonundasınız diyelim. Mesela Shinjuku’da önlendirme tabelaları sizi yarı yolda bırakmıyor, bir yöne sokup sonra ortada kaybolmuyor. Çıkış numarasından peron rengine, yerdeki çizgilerden duvardaki oklara kadar her adımda bir sonraki işaret sizi bekliyor. Tabelayı tasarlayan kişi “nasılsa çözerler yaa” dememiş; kaybolabileceğiniz her noktayı önceden düşünüp oraya bir cevap koymuş. Dili bilmeden, yapay zekâ ile, dünyanın en kalabalık istasyonundan doğru çıkışa ulaşıyorsunuz. (Tabi süper karışık geliyor ilk başta, sistemi anlayana kadar bir vakit geçiyor. )
İstasyondan sokağa adım attığınızda da insanlar üzerinize yürümüyor, yaya geçidine geldiğinizde arabalar gerçekten duruyor — o kadar eminsiniz ki kafanızı çevirip bakma ihtiyacı bile duymuyorsunuz. Sokakta çöp kutusu yok ama yerde tek bir çöp de yok. Susadınız mı? Adım başı bir içecek otomatı: soğuk su, sıcak kahve, çay, meyve suyu — ne ararsanız köşe başında, tertemiz ve çalışır durumda. Susuz kalmak Japonya’da neredeyse beceri isteyen bir şey.
Acıktınız ve o tabelaların sizi getirdiği sokaklardan birindeki ufak bir restorana girdiniz diyelim. Masa alan ufacık — ama her şey düşünülmüş. Peçete elinizin altında, su daha siz istemeden geliyor, çubuklar masanın kenarındaki küçük çekmecede sizi bekliyor. Nereye oturacağınız, nasıl sipariş vereceğiniz konusunda yüzünüze bir tereddüt oturması yeter, hemen birisi gelip size gösteriyor. Görsel menüden siparişinizi veriyorsunuz, sürpriz yaşamıyorsunuz hesabı nerede ödeyeceğiniz konusunda da yine panikletecek bir durum yok; sistem sizi taşıyor. Metrekare az, düşünce çok.
Osaka’dan trene binmeden önce bir tatlı almıştım. Trende kutuyu açınca bir baktım ne göreyim: Tatlı sütlü olduğundan bozulmasın diye içine küçük boyutlu buz paketi bile koymuşlardı.
Tam bu noktada ister istemez aklıma buradaki hâlimiz geliyor: Yemeksepeti’nde sipariş notuna açıkça yazdığım halde gelmeyen servisler, istediğim şeyi tarif etmek için harcadığım çaba… Orada daha ben istemeden her şey düşünülerek önüme konurken, burada açıkça yazdığımı bile alamıyorum. Fark bu kadar keskin.
Diyelim alışveriştesiniz. Uniqlo’da, Yodobashi’de bir çalışana soru soruyorsunuz; elindeki telefonu ve kulağındaki interkomu kullanarak saniyeler içinde stok kontrolü yapıyor, gerekirse başka kattaki asansöre gitmeniz icin sizi ya kolaysa yönlendiriyor, karışık ise yanınızda geliyor. Siz daha yürürken cevap hazır. Kimse “bir bakayım” deyip kaybolmuyor, ortada bırakmıyor. Ve bu ilgi mekanik de değil: satıcılar sizinle gerçekten, dupduru bir samimiyetle ilgileniyor; ihtiyacınızı siz dile getirmeden karşılanmış buluyorsunuz. Bunun bir adı var: omotenashi. Kabaca “misafirperverlik” diye çevrilse de aslında çok daha derin bir şey — misafirin ihtiyacını, misafir daha dile getirmeden öngörüp karşılıksız biçimde karşılama sanatı. Karşılıksız kısmı önemli: Japonya’da bahşiş kültürü yok, hatta bahşiş bırakmaya çalışmak ayıp bile sayılabiliyor. Yani o satıcı size satış kapatmak için değil, prim ya da bahşiş beklediği için hiç değil; sizinle ilgilenmek işinin onuru olduğu için ilgileniyor. Üzerinize gelme yok, satış telaşı yok; sadece işiniz çözülene kadar yanınızda olan, çözülünce de eğilip teşekkür eden insanlar var. Kullanıcı deneyimi (UX) ve müşteri deneyimi (CX) dediğimiz şey orada bir departmanın işi değil, kültürün kendisi. Omotenashi, o kültürün adı.
Peki bu incelik tezgâhın arkasıyla mı sınırlı? Değil — sokaktaki sıradan insanda da aynı refleks var. Bir keresinde istasyonla alışveriş mağazasının birleştiği o labirent gibi noktalardan birinde üst kata çıktım başlangıç kayboldum, kendimi alakasız bir katta buldum. Oradaki birine başlangıç noktamı sordum — tarif etmekle yetinmediler, iki kişi benimle birlikte iki kat aşağı inip beni tam da bahsettiğim noktaya kadar getirdiler. Kendi işlerini bırakıp, hiçbir karşılık beklemeden, sırf yolunu kaybetmiş bir yabancı rahat etsin diye. O an anladım ki omotenashi bir hizmet standardı değil; insanlar arası bir varsayılan ayar.
Japonya’da yol mutlaka bir ‘konbini’ye düşüyor: Lawson, FamilyMart, 7-Eleven… Ortalama 20 – 30 m aralıklarla bir tane var ve içlerinde sadece atıştırmalık değil, o an ihtiyacınız olabilecek her şey duruyor. Yağmur mu bastırdı? Şemsiye ve yağmurluk kapıda. Güneş mi düşündürüyor? UV korumalı kolluklar, Güneş kremi rafta. Sanki biri “bu insanın bugün nesi eksik olabilir?” diye düşünüp dükkânı ona göre dizmiş. Raflardaki tazelik de ayrı bir bahis: meyveler âdeta tek tek elden geçirilmiş gibi taze görünüyor. Bu, sadece görüntüde de değil: konbini yemekleri gerçekten taze ve gerçekten lezzetli. Raftan aldığınız bir onigiri, bir bento, istasyondan kaptığınız bir ekiben — “market yemeği işte, idare eder” kategorisinde değil; oturup keyifle yediğiniz, ertesi gün bir daha aldığınız şeyler. Son kullanma tarihi yaklaşan ürünler anında indirime girip raftan çekiliyor; gece yarısı girdiğiniz bir konbini bile sabah açılmış gibi derli toplu. Kasada ise alışveriş, karşılıklı bir teşekkür seremonisiyle bitiyor.
Gün boyu dolaşırken aklınızın bir köşesini hiç meşgul etmeyen bir şey daha var, ki yokluğunu ancak dönünce fark ediyorsunuz: tuvalet derdi. Herhangi bir alışveriş mağazasına, bir elektronik mağazasına giriyorsunuz; 1. katta, 3. katta, bazen 5. katta mutlaka tertemiz, ısıtmalı, yıkamalı bir tuvalet sizi bekliyor. Mide hassasiyeti yaşayan biri için bu, tarif edilmesi zor bir rahatlık: şehirde gezerken kafanızın arkasında sürekli dönen o “bir şey olursa nereye giderim” hesabı tamamen ortadan kalkıyor. Zihniniz bu kaygıdan azat olunca gün bambaşka akıyor.
Her dakika bunlardan geriye tek bir bütünsel his kalıyor: temizlik ve tıkır tıkır işleyen düzen. Sokaklar temiz, tuvaletler temiz, tren koltukları temiz; sıraya girmek bir kural değil, refleks. Konulan kurala riayet ediliyor — nokta. Küçük hesaplarla kural çiğnenmiyor, “bir şey olmaz canım” diye şerit değiştiren, sıranın yanından sızan, açık gördüğü yerden kestirme yapan o tanıdık uyanıklık kültürü ortada yok. Kırmızı ışıkta, gece yarısı, bomboş caddede bile insanlar bekliyor; çünkü kural, birileri baktığı için değil, öyle olduğu için var. Bu kültür çocukluktan kuruluyor: okullarda öğrenciler her gün kendi sınıflarını, koridorlarını, hatta tuvaletlerini bizzat temizliyor — bizim askerlikten bildiğimiz tabirle, mıntıka temizliği eğitimin resmî bir parçası. Kendi kirini kendisi temizleyen çocuk, büyüyünce sokağa çöp atmıyor; formül bu kadar yalın.
Sistemler gecikmiyor, sözler tutuluyor, hiçbir şey “idare eder” seviyesinde bırakılmıyor. Bir süre sonra bunu fark etmemeye başlıyorsunuz — çünkü zihniniz artık aksama beklemiyor. İşte asıl alışkanlık da bu: kaygı yaşamadığınız, hayatınıza odaklandığınız bir düzen.
Anlattıklarımın hiçbiri tek başına büyük bir şey değil. Ama iki hafta boyunca, her gün, günde yüzlerce kez tekrarlanınca sinir sisteminiz yeniden kalibre oluyor. Sesin, kaosun ve belirsizliğin olmadığı bir frekansa ayarlanıyorsunuz.
Sonra uçağa biniyorsunuz ve birkaç saat içinde eski frekansınıza geri dönmeniz bekleniyor.
Dönüşte Ne Oluyor?
İstanbul’a indiğim ilk saatlerde her şey bana az düzenli, eksik tabelalı, gürültülü, kaotik geldi. Dakikasında bağıra bağıra konuşanlar. Telefonundan yüksek sesle video seyredenler. Yollarda bitmeyen kazılar: her yer kazı içinde. Kaldırımlar sökülmüş, yollar şeritlenmiş, bir köşede altyapı çalışması, diğerinde bitmek bilmeyen bir inşaat. Sanki şehir sürekli bir “yapım aşamasında” tabelasıyla yaşıyor. Japonya’da iki hafta boyunca buna benzer bir manzarayla neredeyse hiç karşılaşmadım — elbette orada da inşaat vardı, yol dökülüyordu. Gece yarısı tamamlandı bitti. Burada ise kazı, gündelik hayatın doğal bir parçası gibi kabullenilmiş durumda.
Toplu taşımada da fark ilk dakikada kendini gösteriyor. Geldiğimin ikinci günü otobüste arkamda iki kişi, sanki aralarında koca bir meydan varmış gibi bağıra bağıra sohbet ediyordu — Japonya’da iki hafta boyunca tek bir kez bile denk gelmediğim bir sahne. Yine aynı gün tam adımımı otobüse attım, şoför gazla bastı. Burada ise ayağımız basamaktayken kalkan otobüse tutunmak neredeyse refleks hâline geldi ki. Ve yaya geçitleri… Orada araçların duracağından o kadar emindim ki bakmadan geçiyordum; burada yeşil yanarken bile ezilme tehlikesi geçirmeden karşıya geçmek küçük bir zafer sayılıyor.
Ters kültür şokunun tipik belirtilerini de yaşıyorum
- Kendi ülkenizdeki gündelik davranışlara karşı ani bir tahammülsüzlük
- “Orada şöyleydi ama…” ile başlayan sürekli kıyaslama hâli
- Anlatma isteği ile “kimse anlamıyor” hissi arasında sıkışmak
- Hafif bir boşluk, hatta hüzün — tatil bitti hüznünden daha derin bir şey
- Uyum sağlamış olduğunuz düzenin elinizden alınmış gibi hissetmesi
Bunların hepsi normal. Hatta araştırmacılara göre ters kültür şoku, gidilen ülkeye duyulan hayranlık ne kadar büyükse o kadar belirgin yaşanıyor. Benim durumumda bu hayranlığın yıllar öncesine dayanan bir temeli var: Japon cizgi dizi ve tasarım anlayışını çok beğenirim. Yıllarca ekranda izlediğim sokaklar, otomatlar, konbiniler, tren istasyonu anonsları, okul yolundaki sakura ağaçları… Japonya’ya adım attığımda yabancı bir ülkeye değil, âdeta yıllardır izlediğim bir evrenin içine girmiştim. Akihabara’da yürürken, ekrandan tanıdığım o dünyayı üç boyutlu yaşarken hissettiğim şey turistlikten öte bir şeydi — bir tür eve dönüş. İşin ironisi de bu: asıl evime döndüğümde kendimi evden uzaklaşmış hissettim.
Doktor bey peki tedavisi?
Dönüşüm henüz daha çok yeni olduğundan bu kısmı daha sonra güncelleyeceğim. Ama burada yazdıklarımın hiç birisinin ekonomiyle vb hiç bir şeyle bağlantısı yok. Suratımız sirke satmak zorunda değil, işimizi titiz ve gülümser bir şekilde yapabiliriz. İçten teşekkür edip aynı zamanda profesyonelliği de sürdürebiliriz. O zamana kadar kendime zaman tanıyacağım.
Her yıl milyonlarca insan Japonya’dan dönüyor ve önemli bir kısmı tam olarak bu duyguyla boğuşuyor. İnternette başkalarının dönüş yazılarını okurken “aa, ben yazmışım sanki bunu” dedirten cümlelerle karşılaşmak başlı başına bir teselli. Yalnız değilmişim — bu güzel. Bu arada, sık verilen “evdeki Japon restoranlarına giderek özlemi bastırın” tavsiyesine ben katılmıyorum: çakmasına gitmek aslına zarar verir. O tadı, bir sonraki sefere kadar hafızamda orijinal hâliyle saklamayı tercih ediyorum. Uyum sağlarım 🙂
Ters kültür şoku aslında kötü bir şey değil; bir seyahatin sizi gerçekten değiştirdiğinin kanıtı. Hiçbir şey hissetmeden dönseydim, o iki hafta sadece fotoğraflardan ibaret kalırdı. Rahatsızlık, öğrenmenin gölgesi.
Japonya bana bir şey öğretti ve dönüş yolculuğu, o öğrendiğim şeyle kendi hayatım arasında bir köprü kurma davetiydi. Şu an o köprünün üzerindeyim. Biraz sallanıyor, evet — ama manzara güzel. 🙂
İngilizcesi: https://adnanuludag.com/post-japan-blues-eng/
Bir yanıt yazın